2002 öncesi Türkiye fotoğrafı ve bugün

Türkiye yine ve yine bir yol ayrımında.. Milliyet sizlere ömür! Hasan Cemal yine adliye kapılarında... Can Dündar sürgünde... Ve ben uzak bir Ramazan gecesinde sınırı geçen çocuklarımdan Meriç'i dinliyorum....

Türkiye yine bir yol ayrımındaydı.

AKP’nin yönetimi devralacağı 3 Kasım seçimleri aylar var henüz.

Türkiye’deki siyasi hava nasıl mıydı? O günlerde özgür basının önemli kalelerinden biri olan Milliyet’in sayfalarına göz atmak, dönemin fotoğrafı hakkında yeteri kadar fikir verebilir.

Kalın kahverengi gözlüklerinin arkasında yüzü iyice küçülen Can Dündar mesela… “Ben suçluyum hâkim bey!..” başlıklı yazısında “Yazdığım birkaç yazıdan DGM’de’ yargılandığını aktarıyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği özgürlükçü kararlardan aldığı cesaretle “Siz ne kadar ayak direrseniz direnin artık global ekonomi gibi, global hukuk da evrensel standartlara uymaya zorluyor sizi…” uyarısı yapıyor dönemin muktedirlerine.

Başyazar Hasan Cemal, sosyal medyanın olmadığı bir zamanda yeni zuhur eden erken dönem trollerine çatıyor: “Kime ne soracağımı Tayyip’in tetikçilerine mi soracağım?..” Ardından da “Gazeteciyim ben, gazeteci” sözleriyle belki de karabasana dönecek bugünler için cesaret depoluyor:

“Önce Tayyip Erdoğan değişti mi diye yazdım. Kızdılar. Bunun üzerine Tayyip’e soru sormak günah mı diye yazdım. Köpürdüler.
Ağzını bozanlar oldu.

Yakışık almadı.

Ne tuhaf bir hava.

Tayyip Erdoğan sanki mutlak hakikatin sahibi. O yüzden kendisine sorgu sual caiz değil.”

Tekrar edeyim, 2002 seçimleri öncesinden söz ediyoruz.

Cemal, bir gün önce de dışişleri, içişleri, adalet bakanlarına, insan haklarından sorumlu devlet bakanına ve Emniyet Genel Müdürü’ne soruyor: İşkence var mı yok mu?

2001 yazında Milliyet’in ‘güven veren’ sayfalarında Türkiye…

Bugün olduğu gibi henüz tek gündem değil ‘Tayyip’… İç sayfalarda finans çevrelerinin “yanınızdayız, arkanızdayız” demeçleri, Telekom skandalıyla başı ağrıyan MHP’li Enis Öksüz’ün parti içi muhalefeti… Sonra Sakıp Sabancı’nın yediği yemek de Sezen Aksu’nun sahnede ayağını kırması da var ‘Eski Türkiye’nin renkli sayfalarında.

Türkiye yol ayrımında ama bizim gündemimiz çok başka.

Türk basının en iyi muhabirlerinden Elif Korap’la birlikte teklif ediyoruz haberi… Müdürümüz Tunca Bengin, “Tamam, durmayın…” diyor.

Önerimiz şu: Edirne’nin karşı kıyısında Meriç’le Arda nehirlerinin kesiştiği yerde Türk, Yunan ve Bulgar gençler festivalde buluşuyor… Bunu haber yapalım.

Bengin, “Tamam ama bir şartım var, farklı ülkelerden birbirine âşık gençler bulun mutlaka. Bulamazsanız, siz birine âşık olun, haberi öyle yapın” diyor.

Araç sevkten bir araba istiyoruz ve ertesi gün Pazarkule sınır kapısındayız.

Asıl sürpriz şu: Sınırdan Yunanistan’a yürüyerek geçiyoruz. Birkaç kilometre sonra komşudayız.

Yunanistan’ın en büyük açık hava festivali burası… Balkanlardan gelen 4 bin genç bir arada eğleniyor.

Arda Nehri’nin Meriç’le buluşmadan önceki kıyısında düzenlenen festival alanı Türkiye’ye o kadar yakın ki, konser sesleri Pazarkule’den duyuluyor.

Gece canlı müzik eşliğinde reçina içip dans eden gençler gündüzleri yüzüyor, rafting yapıyor, güneşleniyor, arkadaşlık kuruyor.

Nehir üzerindeki küçük adalarda kurulan sahnede kimler yok ki… Okay Temiz, İvo Papazov ve Yunanistan’ın en büyük seslerinden Elefteria Arvanitaki…

Haberimiz tamam. Haber o kadar beğenildi ki gazete o yoğun gündem içinde manşetten verdi. İki gün boyunca da içerde tam sayfa yer aldı.

Bengin’e ve okuyucumuza mutlu olacağı öyküler de gönderdik birkaç günlük festivalden. Aleksandros, Maria, Katarina, Halil ve başka onlarca arkadaş edindik. Hatta -Bengin’in bulmazsanız siz aşık olup hikayesini yazacaksınız ahı tutmuş gibi- dolaylı bir özel arkadaşlık teklifi de almıştım. Londra’da eğitimini henüz tamamlamış ve İskeçe’ye dönmüş olan Katerina, Elif’in ağzını yoklamış, o da evli olduğumu söyleyince saygı duyarak, “Söylememiş olayım” demiş meğer.

Arda festivalinin ve bir çoğu ile şimdi de devam eden dostluklarımın Yunanistan’ın ‘Batı’daki sevdiğim ülke’ olmasında çok önemli payı vardır.

O başlığı boşuna atmamıştık, “Arda Nehri’ne sevgi mayaladık” diye…

Dile kolay aradan 17 yıl geçmiş.

Türkiye yine ve daha öncekilerden daha tehlikeli bir yol ayrımında…

Şimdi Milliyet sizlere ömür!

Hasan Cemal bazen kendi davaları, bazen de ‘her meşrepten’ gazeteci milletinin davaları için adliye kapılarında…

Can Dündar canını ve özgürlüğünü kurtarmak için sürgünde…

Ve ben uzakta, çok uzakta farklı bir Ramazan gecesinde kendi Arda ve Meriç hatıralarımı tebessümle anarak kızımın Meriç öyküsünden ‘gerçek kesit’ler dinliyorum. Bir gece yarısı ceylan ürkekliği ile attığı adımlarının getirdiği kıyıyı anlatıyor:

“Her yer karanlıktı baba. Ayın aydınlattığı gökyüzü ve nehir hariç… Korkuyor muydum, sanıyorum hayır. Çünkü karşıya geçersem hayallerim gerçekleşecekti. Suyun üzerinde bir karartı gibi duran bot birkaç dakika içinde bizi sana getirecekti. 6 çocukla karşı kıyıya çıktığımızda suyun ve ağaçların sesini duyabiliyorduk sadece… Biraz sonra annem ve arkadaşlarımın anneleri de yanımızdaydı. Sonra diğerleri…

11 kişi ayın aydınlattığı ormanda yürüdük, yürüdük…”

Ailece yol ayrımındaydık… Bir tercih yaptık… Şimdi umuyoruz ki hayallerin gerçekleştiği, baskı gözaltı tutuklama, cezaevi, işkence riski olmayan basit bir hayatın eşiğindeyiz hepimiz…

Türkiye de bir tercih, hayır tercihler yapacak.

Çünkü yol ayrımındayız…