Fransa Cumhurbaşkanı De Gaul’e Jean Paul Sartre’ın tutuklanması teklif edildiğinde, verdiği cevap tarihe geçmişti: “Sartre, Fransa’dır.”

Halkı ve ülkesiyle böylesine bütünleşmiş başka bir isim var mı? diye araştırırken karşıma Amelia Rodrigues çıktı. Portekizli, Fado şarkıcısı. Müzik otoritelerinin, “Akdeniz Havzası’nda çıkmış en güçlü bir kaç sesten bir tanesi” dedikleri Rodrigues, Portekiz için o kadar önemliydi ki, 1998’de hayatını kaybettiğinde üç gün ulusal yas ilan edilmişti.

“Fado” sözcüğünü ilk kez Aktüel dergisinin efsanevi yayın yönetmeni Alev Er’den duymuştum. Rodrigues’in hikayesini ise, yetkin bir kalemden, Mine Akverdi’den okumuştum. Haber toplantısında Akverdi, Rodrigues’in öldüğünü söyleyince Er, hemen bir dosya hazırlamasını istemişti. Aradan uzun yıllar geçti ve bu defa Rodrigues’in hikayesini anlatmak bana nasip oldu.

LİZBON LİMANI’NDA MEYVE SATICISI

Fado Portekiz’e özgü yerel bir müzik türüydü ve “Kader” anlamına geliyordu. Bu müziğin Portekiz gibi, Avrupa’nın görece geri kalmış bir ülkesinden bütün dünyaya yayılmasında en önemli pay hiç kuşkusuz Rodrigues’in olmuştu. Gitarın melankolik nağmeleri, Rodrigues’in hüzünlü ve bir o kadar da güçlü sesiyle birleşince, dünya bu müzik türünü keşfetmişti.

Amelia Rodrigues, 1920’de Portekizli fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Büyük dedesi Portekiz’in ortalarında Fundao’da demirciydi ve çocuklarına parlak bir gelecek hazırlayamamıştı. Rodrigues’in doğumu 23 Temmuz 1920’ye tarihlenmesine rağmen, o hayatı boyunca bunu bir takıntı haline getirmiş ve 1 Temmuz’da doğduğunu iddia etmişti.

Ailesiyle birlikte Lizbon’da Alcantara limanında meyve ve hediyelik eşya satıcılığı yaparken, henüz onlu yaşlarının ortalarında keşfedilmişti. Rodrigues, liman tavernalarında müziğe başlamıştı. Hayatının dönüm noktası ise burada yaşandı. Ünlü besteci Frederico Valerio, Rodrigues’deki yeteneği keşfetmiş, sesinin gücüne hayran kalmıştı.

İkili birlikte çalışmaya başladılar ve Valerio, Fadolarda düzenlemeler yaparak Rodrigues’in sesine uygun hale getirdi. Amelia Rodrigues 20 yaşına geldiğinde, artık bütün Portekiz’in bildiği ve tanıdığı bir sanatçıydı. Kısa bir süre sonra “Fado’nun Kraliçesi” ünvanını alacak ve hayatı boyunca bunu büyük bir gururla taşıyacaktı.

APOLİTİK BİR TAVRI VARDI

Rodrigues, sahneye çıktığı ilk günden itibaren siyah elbiseler giymiş ve bu tavrını hiç değiştirmemişti. Gür siyah saçlarını geriye atıyor, siyahlar içinde çıktığı sahneyi sesiyle dolduruyor, milyonları peşinden sürüklüyordu. Sesi sadece sahneleri değil, tiyatro ve sinema perdelerinin de kendisine açılmasına neden olmuştu.

Rodrigues’in şöhret basamaklarını adım adım tırmandığı dönem, dünyanın büyük çalkantılar yaşadığı, II Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara denk gelmişti. Portekiz, 1932’de Oliveira Salazar’ın onyıllar sürecek diktatörlüğüyle tanışmıştı. Amelia Rodrigues, ülkesinin yaşadığı siyasal sorunlar ve dünyada yaşadığı tecridi bir kenara bırakmış, apolitik bir tavırla şarkılar söylemişti.

Amelia Rodrigues, ilk yurtdışı seyahatini İspanya’ya yapmıştı. 1943’teki bu adımı Fransa, Brezilya ve Meksika takip etmiş, sonrasında ise Fado’nun kraliçesi, sayılamayacak kadar çok ülkeyi ziyaret etmişti. ABD televizyonlarına konuk olan ilk Portekizli sanatçıydı. Kısa bir süre sonra Fransa’daki ünü ülkesiyle yarışır hale gelmişti. “Lizbon Aşıkları” adıyla Hollywood’da çevirdiği filmle oyunculuk yeteneğini de göstermiş oluyordu.

ÖLÜM VE ACIYLA YOĞRULMUŞ DUYGULAR

Kazandığı büyük başarının sebebini soranlara verdiği yanıt oldukça gerçekçiydi: “Ben şarkı söylemiyorum, kendimi anlatıyorum” demişti. Salazar Diktatörlüğü bittikten ve Portekiz’e demokrasi geldikten sonra, Amelia Rodrigues halkı “uyutmak”la suçlanmış ve Solcuların suçlamalarına maruz kalmıştı. Rodrigues sırf bu yüzden, Portekiz’de yaşanan devrimi anlatan bir Fado seslendirmişti.

Rodrigues’in sesi “Mezo-Soprano” olarak nitelendirildi. “Bende Fado için gerekli herşey var. Melankolik ve karamsar bir yapıdayım. Ölüm fikri ve ölümden korkma, müziği ve şiiri yaratır. Portekiz şiirinin çoğunda acı ve kendine acıma vardır. Şiirlerdeki acı dozu arttıkça, Portekizliler daha çok keyif alır” sözleriyle yaptığı müziği ve tarzını anlatıyordu.

Hayatının son döneminde Türkiye’ye de gelen Amelia Rodrigues, iki kere kalp krizi geçirmiş ve sağlık sorunları yaşamıştı. 79 yaşında, yatağında, sakin bir şekilde hayata veda ettiğinde Portekiz büyük bir şok yaşadı. Onbinlerce kişi cenaze törenine katılarak, kraliçelerini sonsuzluğa uğurladı.

Bugün, halâ insanlar bu büyük sanatçının mezarını ziyaret ediyor ve “Portekiz’in Sesi”ni dinlemeye devam ediyor. Dünya durdukça da belli ki bu ses hiç susmayacak…