2000’lerden sonra Zaman okumaya başlayanlar bilmezler, ama 1994’ten 1998’e kadar ben de Zaman’da çalıştım. İlk iki yıl Aksiyon’da, sonrasında ise gazetede görev yaptım. Meslek hayatımın en güzel, kişisel tarihimin en zor yıllarıydı. Aksiyon’da, Zaman’da birbirinden güzel insanları tanıma, birlikte çalışma imkânı buldum.

Bunların çoğu muhabir arkadaşlardı. Yönetici ve yazarlara ise hep biraz mesafeli durdum; üç isim bunun istisnasıydı. Ahmet Turan Alkan, Beşir Ayvazoğlu ve İskender Pala. Kendimi sağ cenahın üç önemli kalemine “abi” diyecek kadar yakın hissediyor, yazdıklarını büyük bir dikkatle takip ediyordum. Bu sadece benim hissiyatım değildi; Gazete çalışanlarının kahir ekseriyeti için bu üç yazar, “Ahmet Abi, Beşir Abi, İskender Abi”ydi.

Bu üç isim arasında tanıdığım, tanıştığım ilk isim İskender Pala’ydı. Pala, Akçağ Yayınları’ndan Divan Edebiyatı Sözlüğü’nü çıkarmış, ben de bu şahane kitabı hemen alıp, kitaplığıma kazandırmıştım. Pala’nın kim olduğunu, ne yaptığı merak edip Mehmet Şevket Eygi’ye sormuş, deniz kuvvetlerinde subay olduğunu öğrenmiştim.

KNOXLARIN AÇTIĞI KAPI

Sonrasında Zaman’da, kültür-sanat sayfasında “İlhami Yalınkılıç” müstearıyla yayınlanan yazıları Pala’nın kaleme aldığını öğrenmiştim. 1992-1993’te radyo-televizyon yayıncılığında devlet tekeli delinince, Pala adıyla bu defa Akra FM’de karşılaşmıştım. Can kulağıyla İbrahim Sadri’nin hazırladığı Eşref Saati’nin yayına başlamasını beklerken, Pala’nın tekrar programlarını da yakaladığım oluyordu.

Pala’yla yüzyüze tanışmam, 1995 sonbaharındaydı. Ben çiçeği burnunda, yeni bir gazeteciydim ve ilk önemli haberime imza atmış, Knox Sınıfı fırkateynlerin ABD’den alımıyla ilgili bir haber hazırlamıştım. Bu haber uzun süre gündemi meşgul etti. Meslekte henüz bir yılını doldurmamış bir gazeteci için oldukça önemli bir başarıydı. Ancak dönemin şartlarından dolayı adımı kullanamamış, “Arda Sualp” müstearıyla haberi yayınlamıştık.

Haber, deniz kuvvetleri başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bomba gibi patlamıştı ve Aksiyon’un üç hafta kapağını işgal etmişti. Daha sonra yayınlanan başka haberlerle birlikte “Arda Sualp” deniz kuvvetleri ve Genelkurmay karargâhında en çok tanınan isim olmuştu. O günlerde, aradığımda karşıma çıkmayan komutan yok gibiydi. Şöyle söyleyeyim, dönemin Deniz Kuvvetleri Komatanı Ora. Vural Beyazıt’tan randevu almak, sadece yirmi dakika sürmüştü. Oysa aynı tarihlerde başbakan bile Beyazıt’a bu kadar kısa sürede ulaşamıyordu!

İskender Pala’yla da bu haber sayesinde tanışma şansım olmuştu. Haberin üzerinden bir yaz geçmiş, TÜYAP kitap fuarı açılmıştı. Deniz kuvvetlerinin yayınları da fuarda stant kurmuş, kitap satışlarına başlamıştı. Fuarı ziyaret ettiğim gün, İskender Pala stanttaydı ve adımı söyleyince, hemen tanıdı. “Türk Düğmeciliği ve Bahriye Düğmeleri” adıyla bir kitap hazırlamıştı. Antik Dekor’da kitabın tanıtımını görmüş, ancak bulamadığım için alamamıştım.

O gün kitabı aldım ve tanıştıktan sonra İskender Pala’dan imzalamasını istedim. O da kırmadan imzaladı: “Kıymetli dostum Arda Sualp’e ez can-u dilden-İskender Pala”. Kitap o gün, bugündür kütüphanemin en kıymetlileri arasında yerini muhafaza ediyor.

İRTİCACI SUBAYIN HİKAYESİ

Bu karşılaşmanın üzerinden çok geçmeden, İskender Pala adı bir kez daha karşıma çıkacaktı. Dönemin Donanma Komutanı Ora. Salim Dervişoğlu’nu makamında ziyarete gitmiştik. Dervişoğlu, söz dönüp dolaşmış, silahlı kuvvetlerden “irtica” nedeniyle atılan subaylara gelmişti. Dervişoğlu, hiç kimsenin dindarlığı nedeniyle ordudan atılmadığını ileri sürmüş, bunun için de ilginç bir örnek vermişti.

Olay Salim Dervişoğlu’nun, Kuzey Deniz Saha Komutanı olduğu dönemde yaşanmıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Vural Beyazıt, İstanbul’a gittiğinde Dervişoğlu’ndan bir subayla ilgili “irticacı” olduğu gerekçesiyle işlem yapmasını istemişti. Dervişoğlu subayı araştırmış, işlem yapmasını gerektirecek bir olay olmadığını görmüştü.

Beyazıt, Dervişoğlu’na bir süre sonra bu subayı sormuş, işlem yapmadığını öğrenince nedenini sormuştu. Dervişoğlu da, “Komutanım bu subay hakkında sizin bildiğiniz, ama benim bilmediğim bir şey mi var?” demişti. Beyazıt, bunun üzerine subayla ilgili çok sayıda ihbar mektubu aldığını söylemişti.

Dervişoğlu, kısa sürede olayı çözmüş, Vural Beyazıt’ı bilgilendirmişti. Hem Beyazıt hem de Dervişoğlu, subayla ilgili hiçbir işlem yapılmaması kanaatine varmışlardı. İhbar mektupları, subayın görev yaptığı birliğin yakınındaki bir isimden gidiyordu. Bu kişi, evinin penceresinden bir gün çevreyi seyrederken subayın namaz kıldığını görmüş, bir kaç gün izledikten sonra bu kişinin “irticacı” olduğuna kanaat getirmiş ve deniz kuvvetleri komutanına mektup yazmıştı.

Dervişoğlu, olayı çözünce subayı yanına çağırmış ve görev yaptığı birlikte ibadetlerini dikkatli yapmasını istemişti. Kapatılmayan bir pencere perdesi az daha subayın meslekten ihraç edilmesine neden olacaktı. Aynı olayı Vural Beyazıt’tan da dinlemiştim. Beyazıt, Dervişoğlu’nun dikkatinin kendisini bir yanlıştan kurtardığını söylemişti.

GÜVEN ERKAYA DAVET ETTİ

Öyküsünü anlattığım bu subay İskender Pala’dan başkası değildi. Pala, görev yaptığı birliklerde dindarlığıyla biliniyor, bu durum pek çok kişiyi de rahatsız ediyordu. Bu yüzden Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nde başlayan mesleki kariyeri hep sürgünlerle devam etmişti. Ancak hiçbir komutan, bu sakin, efendi tabiatlı subayı ihraç etmeyi uygun görmemişti.

Pala’nın bu durumu 28 Şubat Dönemi’ne kadar devam etti. “Kurunun yanında yaş da yansın” anlayışıyla başlayan ihraç furyasından İskender Pala da nasibini almış, emeklilik hakkı kazanmasına bir kaç ay kala üniformasına veda etmek zorunda kalmıştı. İhracından bir kaç gün sonra Beşir Ayvazoğlu’yla İskender Pala gazeteye gelmişlerdi. Pala, gazetede yazmaya devam edecekti. Bu müthiş sıkıntı çektiği günlerde, belki bir nebze olsun Pala’ya iyi gelecekti.

Bu karşılaşmadan kısa bir süre sonra, İskender Pala’yı Güven Erkaya çağırmıştı. Erkaya, Pala’nın ihracında imzası olan komutandı. Erkaya, Pala’dan Osmanlıca belgelerin okunması konusunda yardım istemişti. Bu bilgi karşısında şok olmuştum. Pala, bu bilgiyi doğruladı ve görüşmenin teferruatını da anlattı. Güven Erkaya, gerçekten de deniz kuvvetlerinde bulunan Osmanlıca belgeleri okumasını istemişti. Çünkü deniz kuvvetlerinde Osmanlıca bilen başka bir kişi yoktu. Pala da haklı olarak, kendisinin neden ihraç edildiğini sormuş, Erkaya’ya sitem etmişti. Güven Erkaya’nın verdiği cevap İskender Pala’yı şok etmişti: “Ben senin irticacı olmadığını biliyorum. Ancak Yüksek Askeri Şura’da senin dosyanı ayırıp, yeniden incelensin diye geri gönderseydim, hiçbir dosyayı imzalamamam gerekirdi. O yüzden imzaladım” diyecekti.

İZİ HAFILARDAN SİLİNMEYECEK RÖPORTAJ

İskender Pala’yla muhtelif vesilelerle uzun yıllar görüştüm. En son Eminönü-Üsküdar vapurunda karşılaştık. Hizmet ve AKP arasında yaşanan gerilim, sert bir çatışmaya dönüşmüş, Pala Zaman’dan yazılarına bir süre için ara vermek üzere izin istemişti. Ben sormadan konuyu Pala açtı ve yaşananların İslam tarihinde benzerinin olmadığını söyledi. Ancak sözlerinin devamını getiremedi. Pala’ya vapurda gören hayranları fotoğraf çektirmek, bir kaç kelime edebilmek için çevresini sardı.

Sonrasında ise 30 Mart 2014 seçimleri yaşandı ve İskender Pala’nın seçim sonuçlarını yorumlayan röportajı Habertürk’te yayınlandı. Pala, bu kavgada Hizmet’in yenildiğini düşünüyor ve AKP’den özür dilenmesini istiyordu. Ben de, ordudan ihracına gönderme yaparak, “Kavgada yenilmek özür gerektiriyorsa, ilk başta İskender Pala Çevik Bir ve İlhami Erdil’den özür dilesin. Çünkü bu isimler ihracına karar verdi” diye bir tweet attım ve bu yersiz sözlere tepkimi gösterdim.

O günlerin üzerinden epey zaman geçti ve Türkiye’de yaşananlar, kolay kolay hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutlara ulaştı. İskender Pala, halâ “özür” dilenmesinde ısrarcı mı, doğrusu merak ediyorum.

HOŞ SADA

Johann Sebastian Bach-Brandenburg Concerto No. 5 in D major, BWV 1050, 1. Allegro

Pyotr Ilyich Tchaikovsky-Symphony No. 6 in B minor. Op. 74 Pathetique: II Allegro

Modest Mussorgsky-Night on Bare Mountain

Gabriel Faure-Apres un reve, Op. 7, No. 1

Fabrizio Paterlini-Fragments Found