Ötüken Yayınları, 2014’te kuruluşunun 50. yılını ilk yayınladıkları kitap olan Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey piyesine özel baskı yaparak kutlamıştı. Bu vesileyle yayınevinde emeği olan birkaç isimle görüşmüştüm. Dün vefat eden Mehmed Niyazi Özdemir (1942-2018) ve Nurhan Alpay (yayınevinin 1968’den beri müdürü) bu isimlerin başındaydı.

Mehmed Niyazi, 1964’te yayınevini kurmak için bir araya gelen birkaç öğrenciden biriydi. Diğerleri Nevzat Kösoğlu (1940-2013) Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, Prof. Dr. H. Fehim Üçışık, Özer Ravanoğlu, Mustafa Yıldırım, Ahmet İyioldu idi. Tüm öğrenciler akrabalarından aldıkları 3-5 bin liranın yanı sıra harçlıklarını birleştirmiş ve öyle yola çıkmışlardı. Sıkıştıkça onlara Niyazi’nin, Sakarya’nın ileri gelen esnaflarından biri olan babası destek olmuştu. Çoğu hukuk okuyan gençler, okullarını bitirip yedek subay olduklarında dahi asker maaşlarını yayınevine yatırmışlardı. Hiçbirinin para kazanmak gibi bir gayesi yoktu. Tek dertleri, ‘bizim de bir yayınevimiz olsun’ düşüncesiydi. O yıllarda sağ görüşlü yazarların eserlerini yayınlayan bir ya da iki yayınevi vardı. Onlar da ağırlıklı olarak dini kitaplar neşrediyordu. Bu nedenle sağ camiada yayıncılığın başlangıcında Ötüken’in rolü büyüktür.

Mehmed Niyazi ve arkadaşları önce Peyami Safa’nın ‘Yalnızız’ romanını matbaaya verirler fakat telifinde problem çıkınca Reis Bey ilk yayımladıkları eser olur. Ardından Kısakürek’in Benim Gözümde Adnan Menderes, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Sezai Karakoç’un İslam’ın Ekonomi Strüktürü ve İslam’ın Dirilişi gelir. Reis Bey, çok satmasa da yayıncılık hayatına renk, üniversite öğrencilerine şans getirir. Kitabın kapağı o kadar beğenilir ki, başta İnkılap Kitabevi (1927) olmak üzere bütün kitapçılar vitrinlerini kırmızı kapaklı Reis Bey ile donatır. Kısakürek’in bugün dahi tüm kitaplarında kullanılan ‘imzalı kapak tasarımı’ fikri onlara aittir. Mehmed Niyazi, Reis Bey’in ilk telifiyle ilgili bir anısını şöyle anlatmıştı:

Sirkeci’de Meserret Kahvehanesi vardı. Necip Fazıl, her sabah ajans dinlemeye gelir, öğlen ikiye kadar Meserret’te vakit geçirirdi. Reis Bey’in ilk telifini ödemek üzere Üstad ile orada buluşmak üzere sözleştik. Meserret diğer kahvelere göre biraz pahalıydı. Her yerde çay bir lira ise orada beş lira. Neyse çaylarımızı içtik, Üstad’a içinde 5 bin lira olan zarfı takdim ettik, kalkıp gideceğiz. Kalkarken çayların parasını o ödemek istedi. Zarfın içindeki 5 bin liranın, bin lirasını çıkarıp çaycıya uzattı. Çaycı da ‘Bozuk para yok muydu?’ diye sordu. Üstad’ın cevabı, ‘Bozuk para kullanmıyorum, üstü kalsın.’ oldu. Biz tabii şaştık kaldık. Kahveden çıkmak üzereyken ben geri döndüm, çaycıya ‘Sen şu beş lirayı al, bin lirayı bana geri ver.’ dedim. Parayı Üstad’a fark ettirmeden tekrar geri koydum. Üstad öyle bir adamdı.”

Niyazi’nin aynı yıllarda yayımlanan ve henüz 26 yaşındayken yazdığı “Var Olma Kavgası” da okurdan epeyce ilgi görür. Eser 5 bin adet satılır, ki bu rakam o yıllar için çok iyidir. Cemil Meriç, Fuad Köprülü, Erol Güngör, Nihal Atsız, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur Aksun ve Tarık Buğra’nın eserleriyle hemhal olmak da yine o heyecanlı gençlere nasip olur. 1971’de Abdülhak Şinasi Hisar’ın tüm eserlerini yeniden yayımlarlar.

Sonra talihsizlikler yaşar yayınevi. 1984’deki büyük Cağaloğlu yangını iflas etmesine neden olur. 1990’a kadar küçük kitap hiç yayınlamazlar. Durumu toparlamak için telif ansiklopediler, 14 cilt çıkan Büyük Türk Klasikleri, 17 ciltlik Sahih-i Buhari ve Tercümesi gibi eserler basarlar.

Kuruluş amacına sadık kalamamak

Mehmed Niyazi ve diğer isimlerle görüştükten sonra bende oluşan fikir, aslında Ötüken’in hak ettiği değeri bulamamış, yazık olmuş bir yayınevi olduğuydu. Çok daha iyi bir yerde, konumda olabilecekken, Can, İnkılap, Remzi gibi markalaşamamasına, yayıncılık geçmişiyle daha geniş bir kitleye ulaşabilecekken bunu başaramamasına üzülmüştüm (belki bilinçli bir tercihti, bilemiyorum). Oysa bunu fazlasıyla hak ediyordu. Sezai Karakoç’un Diriliş’i, N. F. Kısakürek’in Büyük Doğu’yu Ötüken’den sonra kurmaya karar verdiği pek bilinmez. Kapı gibi yazarlarla yola çıkan, bir anlamda onlara el uzatan bir yayıneviydi. Bugün gelinen noktada ise Ötüken hazin bir hikâyedir. Yarım asırlık tarihine maalesef ‘yazarına sahip çıkamayan yayınevi’ ibaresini yazdırdı. Ahmet Turan Alkan’ın yayıncısı olan Ötüken, 15 Temmuz 2016’dan sonra yazarın kitaplarını satıştan kaldırdı. Dün gece internet sitelerine tekrar baktım. Yazarlar kısmından da ismini çıkarmışlar, kitaplar bölümünde ise sadece e-kitap olarak Altıncı Şehir adlı eseri duruyor. O da unutulmuş ya da gözden kaçmış olmalı. Ötüken’in, Alkan dışında vefasızlık ettiği bir isim daha var; fakat onun adı şimdilik bende kalsın. Ahmet Altan’ın, Ahmet Şık’ın kitaplarına yayıncıları aynı muameleyi yapmadı. Son iki yıldır yaşananları, sıkıntıları, Türkiye’de oluşturulan korku iklimini bir yere kadar anlayabiliyoruz fakat haksız, hukuksuz yere iki yıldır hapiste olan ve müebbet ile yargılanan Ahmet Turan Alkan gibi bir kaleme yayıncısının sahip çıkamaması izan duygumuzu zorluyor.

Elbette bu kararlarda Mehmed Niyazi’nin rolü olmadığını biliyorum. Yayınevinin yönetimi, uzun zamandır 18 kişilik bir varis grubunun elinde. Zaten o son iki yıldır hastalığının (akciğer yetmezliği) sıkıntılarıyla uğraştı. Ömrü kütüphanede geçmiş güzel bir insandı Mehmed Niyazi Özdemir. İşi gücü sabahtan akşama kadar okumak ve araştırmaktı. Onu Bağlarbaşı’ndaki İslâm Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) hep aynı yerde bulurdunuz. Ötüken’e dair bilgileri de dört yıl önce kütüphanenin bahçesinde anlatmıştı. Çoğu okur Özdemir’i Çanakkale Mahşeri ile tanıdı, Yemen romanı ile çok sevdi. Dahiler ve Deliler kitabı yakın çevresini anlattığı ilginç ve neşeli eserlerinden biriydi. Artık İSAM kütüphanesi, Sultanahmet Kitap Fuarı, Necip Fazıl’ı anma günleri, her mayısta kurulan Hilmi Oflaz sofraları onsuz olacak. Öğrencilere ayırdığı vakitlerin, ziyaretine gelenlerle yaptığı muhabbetlerin yeri dolmayacak. Gönlümüzde, yalnızlığı, mütevaziliği, nezaketi ve derin bilgisiyle yer etti, hep öyle kalacak.